
Gazeteci Hasan YAYAN‘ın 1990 yılarda muhabir olarak çalştiği dönemden izlenimleri…
Son dönemde ekranlarda ve köşelerde bitmek bilmeyen bir nakarat var: “Basın özgürlüğü elden gidiyor.” Bu serzenişleri duyduğunuzda, sanırsınız ki bir zamanlar bu topraklarda hakikatin peşinde koşan, hiçbir güce boyun eğmeyen, sütliman bir “altın çağ” yaşadık da, son 20 yılda bu bozuldu. Hayır tam aksine muhabirler, son dönemde özlük haklarına daha rahat kavuşma olanağına kavuştu.
Oysa hafızamızı biraz tazelediğimizde karşımıza çıkan manzara, bugün şikayet edilen konuların temellerinin bizzat o “eski güzel günlerde” atıldığıdır.
Cağaloğlu’ndan Plazalara
Basının hikayesi, Cağaloğlu’nun o mütevazı yokuşundan çıkıp İkitelli’nin devasa plazalarına taşındığı gün değişti. Babıali’nin o kendine has kokusu, holdingleşmenin soğuk metalik kokusuna yenik düştü. Gazeteler artık sadece haber kağıdı değil, devasa holdinglerin “nüfuz etme” araçları haline geldi.
Basın patronları banka sahibi olmaya başladığında, manşetler de halkın sesi olmaktan çıkıp, kredi musluklarını açık tutmanın veya rakipleri saf dışı bırakmanın aparatına dönüştü. O devasa büyüme, basın ilkelerini tozlu raflarda unutulmuş romantik birer metne hapsetti.
Şirket çıkarları, kamu çıkarının önüne geçtiğinde; bir muhabirin haberi yazarken “arka planda patronun şirketlerinden birinin tabelası var mı?” diye kadraj kontrolü yapması, basının özgürlüğünün değil, esaretinin tesciliydi.
Görünmeyen Kahramanlar
Basın holdingleşip “semirirken“, bu devasa çarkı döndüren basın emekçilerinin durumu ise tam bir dramdı. Bugün geçmişi özlemle ananların unuttuğu bir gerçek var:
Adliye ve polis muhabirleri, toplumsal olayların en ön saflarında cop yiyip, saldırıya uğrarken; cebinde çalıştığı kurumun tanıtım kartından başka hiçbir güvencesi yoktu.
Plazalardaki müdürlerin sekreterleri ilk günden “basın sigortası” (212) ile ödüllendirilirken, tozun ve çamurun içindeki muhabirin normal sigortası bile yapılmıyordu.
90’lı yılların o sert iklimini görüntüleyen, tarihe not düşen fotoğraf karelerinin sahipleri, bugün SGK koridorlarında veya mahkeme salonlarında geçmişe dönük haklarını ispatlamaya çalışıyor. Patronlar banka batırırken, muhabirler ömürlerini batırdı.
Bir Tarafın Sesi, Diğerinin Sessizliği
Basın geçmişte de şimdi de iki kutuplu bir nefretin veya koşulsuz bir sadakatin kıskacındaydı. Bir dönem iktidarın borazanı olanlar, diğer dönem “muhaliflik” maskesi altında kendi statükolarını koruma derdine düştüler.
“Basın geçmişte de özgür olmadı, hatta belki de hiç olmak istemedi.”
Çünkü özgürlük, sadece yasal bir hak değil, aynı zamanda bir haysiyet ve bağımsızlık meselesidir. Patronun ticari kaygılarıyla, siyasi güç odaklarının beklentileri arasında sıkışan bir kalemden özgürlük beklemek, en hafif tabiriyle saflıktır.
Bugünkü çürümeyi eleştirirken, geçmişin o çarpık yapısını bir “ideal” gibi sunmak toplumsal hafızayla alay etmektir.
Basın, daha dün plazaların ve bankaların gölgesindeydi. Ama hiçbir zaman tam anlamıyla halkın ve hakikatin emrinde, kendi ayakları üzerinde duran o hür iradeye kavuşamadı.
Belki de önce şu soruyu sormalıyız: Biz gerçekten özgür bir basın istiyor muyuz, yoksa sadece ” taraf” tutan bir basın mı?


